Kategori arşivi: Peyzaj Sanat Tarihi

Uyurken Almanca!

Uyurken Almanca! 16 paketten oluşan Eğitimde en yeni teknoloji Farketmeden öğreten Çift Katmanlı subliminal 8 gunduz ve 8 gece modu toplam 240 Bilinçaltı Almanca eğitim sistemi sadece 99 TL!

bilinçaltı almanca

fırsatbufırsat

Dünyadaki ünlü Peyzaj Mimarları

Dünyadaki ünlü Peyzaj Mimarları

Dünya üzerinde başlıca ünlü peyzaj mimarları sürekli sorulan bir soruydu. Bu konuyla ilgili yapılmış türkçe bir çalışma olmadığından; konuyla ilgili mail atan bir üyemizin bilgilerini sizlerle paylaşmak istedik. Sn Mert Akdeniz e teşekkür ederiz.

Alfabetik olarak Dünyadaki ünlü Peyzaj mimarları (alanında ünlü peyzaj mimarları)

Alan Titchmarsh
Albert Bestard
Annabel Downs,
Anthony Du Gard Pasley
Arabella Lennox-Boyd
Beth Chatto
Charles Jencks
Charlotte Rowe
Christopher Tunnard and Kathryn Gustafson
Claude Monet
Dan Kiley
Dan Pearson
David Holmgren
Diarmuid Gavin
E.L. Lutyens
Edna Walling
Fernando Caruncho.
Garret Eckbo
Geoffrey Jellicoe
Gertrude Jekyll
Harry Inigo Triggs
Hiroshige
Jacqueline van der Kloet
Jacques Wirtz
James Corner
Jill Billington
John Brookes
Kathyrn Gustavson
Luciano Giubbilei
Lucy sommers
Luis Barragan
Made Wijaya
Mien Ruys
Niek Roozen
Noel Kingsbury
Noel Kingsbury
Patrick Blanc
Paul Bangay
Piet Oudolf
Roberto Burle Marx
Robin Williams
Rosemary Alexander
Rosemary Verey
Russell Page and Christopher Bradley-Hole
Sarah Eberle
Sir Terence Conran & Nicola Lesbirel
Terence Conran
Thomas Mawson
Tom Stuart Smith
Ulf Nordfjell
Ulrich Timm
Vladimir Sitta
Wolfgang Oehme ve James van Sweden

Kewgardens, Kew Kraliyet Botanik Bahçeleri

 

kew-garden

 

Kewgardens, Kew Kraliyet Botanik Bahçeleri

Burası Londra’nın bitkiler,manzaralar,binalar ve heykellerden oluşan yaşayan bir müzesidir. 120 hektarlık bahçede nadide bitkiler bulunur. Ziyaretçiler yaklaşık 50 bin tür bitkiyi görebilir,leylaklar ve orkidelerle bezenmiş seraları ziyaret edebilir. Burası yüzyıldan uzun süredir yabancı ülkelerden gelen Bitkilerin tanınması ve dağıtılması için bir merkez olmuştur.

Güzelliklerin tadını çıkarabilmek için derin bir botanik bilgisine sahip olmanıza hiç gerek olmayan bu bahçeler,iki büyük alanda ortaya çıktı. Batıda, nehir tarafında kalan bölüm II.George ve Kraliçe Caroline’in kır evi olan Richmond malikanesine aitti. Capability Brown burada ki gölü ve bugün açelyalarla kaplı olan çimenlik alanı düzenledi. Doğu bölümü ise dokuz dönümlük Kew malikanesiydi.

kew-botanical-garden

 

Prens Frederick’in dul eşi Augusta burada,1631’de Hollanda asıllı bir tüccar tarafından inşa edilen Kew Palace’ta ( Kew Sarayı ) yaşadı. Prenses bahçeyle ilgilenmeyi seviyordu.Baş bahçıvan William Aiton, botanik uzmanı Lord Bute, planlamacısı ise Sir William Chambers’dı.1761’de Sir William Chambers buradaki limonluğu düzenledi.

Bugün burada bir çay salonu ve Pagoda bulunur. Chamber’s in Çin’e ziyaretinden esinlenerek oluşturulan Pagoda’da bir zamanlar köşelere yerleştirilmiş ejderhalar vardı.

1760’da III.George tahta geçince her iki arazi de,annesi Prenses Augusta’dan ve büyük babası II.George’dan, ona miras kaldı.III. George, Kew Palace’da ( Kew Sarayı ) yaşadı ve bahçeleri hem genişletmek,hem yenilemek için Sir Joseph Banks’ı görevlendirdi. Banks,Kaptan Cook’la çıktığı yolculuklardan bitki örnekleri getirmekle kalmadı,birçok botanikçinin başka bitkiler bulmak üzere yurtdışına gönderilmesini de organize etti.

Bahçeler genişletildi ve 1841’de Sir William Hooker’in denetiminde olmak üzere devlete devredildi. Ticari Bitkiler bölümünü ( Department of Economic Botany ), müzeleri, Herbarium’u ve kütüphaneyi kuran da Sir William Hooker’dır.

1844’de Kew’deki ilk sera inşa edildi Regents Parks’da da düzenlemeler yapan W.A.Nesfield,Pagoda Vista,Broad Walk,Holly Walk ve Cedar Vista adlı dört yeni bölümü düzenledi. Bunların yanına bir göl ve bir de gölet eklendi. Oğlu W.E.Nesfield ise 1866 – 1867 yıllarında Londra’nın ilk Queen Anne canlandırmacılık tarzı binası olan Temprate House Lodge’u tasarladı.

Mevsim ne olursa olsun Kew’de her zaman görecek bir şeyler bulabilirsiniz. Limonluk başlangıç yapmak için iyi bir seçim. Bu büyülü bahçenin sınırlarını kendi kendinize de keşfedebilirsiniz.Baharda fulyalar,çiğdemler ve laleler Queen Charlotte Cottage’ın çevresini süsler.

Açelyalar,manolyalar,ormangülleri ve kiraz çiçekleri yazın gelişini müjdeler.Açelya yürüyüşünün sonunda,Syon House’ın karşısında çok güzel bir manzara sizi karşılar. Pagoda’nın yanında ki Heath Garden ve sırça köşkler,parkta ki kış mevsiminin gözde mekanlarıdır. Nesfield’da söğüt,kayın,huş gibi çok çesitli ağaçlar ve bu ağaçların kökenini açıklayan bilgiler vardır.

Kew’deki Seralar 

Kew’deki yedi sırça köşkün esin kaynağı büyük olasılıkla 1820’de Charles Fowler tarafından inşa edilen Syon House’daki örnekti. Bahçenin ilk serası Great Conservatory (Büyük Sera), Nash tarafından 1836’da Buckingham Saray Bahçesi için tasarlanmıştı. 1844-1848 arasında Decimus Burton ve Richard Turner tarafından özel olarak tasarlanan Palm House’da (Palmiye Evi) İngiltere’nin en güzel cam ve demir işlemeciliği görülür.

Palm House,Caxton’ın Kristal Sarayı’ndan üç yıl önce yapılmıştır. The Waterlilly House’un ( Nilüfer Evi,1852 ) ardından 1860 -1898 arasında dünyanın en büyük serası olan Temperate House inşa edildi. 1987’de tamamlanan the Princess of Wales Conservatuary ( Galler Prensesi Serası )26 eski seranın yerine yapıldı ve 10 iklim kuşağından örnekleri barındırıyor 

Yazan : Bengi Demirkan – www.Peyzaj.org editörü

Peyzaj M.- University of Greenwich/LONDON

Arkeolojik Park

arkeolojik-park

Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi işbirliğiyle gerçekleştirilen ve Mimarlar Odası Türkiye Mimarlık Ödülüne layık görülen “Küçükyalı Arkeolojik Alanı Projesi”, Sepetçiler Kasrı’ndaki toplantıyla tanıtıldı. Maltepe Belediyesince 2001’de yeşil alan olarak ilan edilen alandaki sarnıcı belediye yardımıyla temizlediklerini anlatan Ricci, Kültür ve Turizm Bakanlığının izniyle de demir kapılar yaparak yapıyı koruma altına aldıklarını, çevresine kaldırım inşa ettirdiklerini kaydetti.

Alan üzerinde 1988’de Çınar Camisi’nin yapıldığını söyleyen Ricci, çalışmalarında buradan bir kilise kalıntısı çıkardıklarını, bu kilisenin 860-877 yılları arasında yapıldığının belirlendiğini dile getirdi.

İstanbul’da, Orta Bizans döneminin tek manastır kalıntısının da içinde bulunduğu Küçükyalı Arkeolojik Alanı Projesini gerçekleştiren uzmanlar adına konuşan Koç Üniversitesi Anadolu Uygarlıkları Araştırma Merkezi Direktörü Arkeolog Alessandra Ricci, 1995’te, Küçükyalı Çınar Camii Mahallesi’nde yer alan arkeolojik park alanında yüzey araştırmalarına başladığını, 2007’den itibaren burada İstanbul Arkeoloji Müzeleri ile ortak bir kazı projesine giriştiklerinianlattı.

Çalışmaların sürdüğü kazı alanını mahalle sakinlerine açarak, kültürel faaliyetlerde bulunduklarını aktaran Ricci, kazılarda çıkan bulguları da sergilerle çevre halkıyla paylaştıklarına işaret etti.

Arkeolojik alanın çevresinin yeşil alanlarla “yumuşak bir koruma bandı” şeklinde korunacağını söyleyen Ricci, Arkeoloji Parkı projesi çerçevesinde sarnıç içinde bir kültürel etkinlik alanı ile çevrede bir kültür merkezi, satış ve sergi alanları, atölye ve çeşme gibi yapıların planlandığını dile getirdi.  Ricci, 1988’de üzerine Çınar Camisi’nin yapıldığı alanın Arkeolojik Parka dönüştürülmesi için, Türkiye’de benzer bir arkeolojik park bulunmamasından kaynaklanan prosedür belirsizliği nedeniyle bazı aksamalar yaşandığını vurguladı. Maltepe Küçükyalı’da, 9’uncu yüzyıla ait Orta Bizans dönemi manastırının da içinde bulunduğu arkeolojik alan, İstanbul 2010 Projesi çerçevesinde Arkeolojik Park olarak İstanbul’a kazandırılacak.

Bu yapının mimari açıdan son derece önemli olduğuna dikkati çeken Ricci, 2002 yılında bulduklarında içinde 8 gencin yaşadığı sarnıcı, mahalle sakinleriyleiletişim kurarak rehabilite çalışmalarına başladıklarını vurguladı.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Kentsel Uygulamalar Direktörü Korhan Gümüş de Küçükyalı Arkeolojik Alanı Projesi ile bölgedeki arkeolojik alanın koruma altına alınacağını belirterek, tarihe ışık tutacak bu projenin sonunda rehberli turlar ve güncel sanat etkinliklerinin yapılmasının da mümkün olacağını kaydetti.Orta Bizans dönemine ait sarnıç ile manastırı içinde barındıran arkeolojik alanın 150 yıl önce Alman araştırmacılar tarafından tespit edildiğini belirten Ricci, bölgede 1980’li yıllarda başlayan şehirleşme süreciyle çeşitli yapıların oluştuğunu kaydetti.

Ricci, tarihi ve mimari açıdan büyük öneme sahip bu alan için yaptıkları çalışmaları yeterli görmeyerek, söz konusu alanı Arkeolojik Park olarak tasarladıklarını vurguladı. Şu ana kadar manastırı ortaya çıkararak, manastır kulesini kazmaya başladıklarını ifade eden Ricci, “Gelecek yaz umarım kuleyi ortaya çıkarabiliriz” dedi. Ricci, Hazine ile Maliye Bakanlığına ait arkeolojik sit alanının çevresindeki 2 arazinin de Türkiye İş Bankasına ait olduğunu belirterek, tarafların bundan sonra Arkeolojik Parkın hayata geçirilmesi için İstanbul 2010 Ajansına birlikte başvurmaları gerektiğini söyledi.

Üzerinde kubbeli kilise bulunduğu belirlenen ve bir tepe oluşturan büyük sarnıç ve su kanalı, döneminin ender rastlanan örneklerinden sayılıyor. Yapıldığı tarihlerde denizden ve adalardan görülen büyük bina olarak dikkat çekici bir görünüme sahip olduğu düşünülüyor. Küçükyalı’daki arkeolojik alanın, İmparator Theofilos tarafından inşa ettirilen Bizans Sarayı olabileceğine dair bilgilerin ileri sürüldüğü belirtildi. Arkeolojik Park 3 bin 600 metre karelik bir alana yayılmış durumda.

Son dönemde, 2001-2004 yıllarında yapılan çalışmalarda ise kalıntıların Patrik İgnatios (860-877) tarafından yaptırılan Satyros Manastırı’na ait olduğuna işaret edildi. Büyükşehir Belediyesi, Eşrefpaşa pazarının bulunduğu alandaki Roma Yolu ile karşısındaki Cici Park’ı birleştirip ”Arkeolojik Parkı” kuracak. Bunun için bölgedeki 13 binadan 11’i mahkeme kararıyla 2’si de anlaşarak tahliye edildi ve yıkım işlemlerine başlandı. Kamulaştırma çalışmalarının tamamlanmasıyla yarışma açılacağı, uygulanacak projenin belirleneceği açıklandı.

Frederick Law Olmsted Peyzaj Mimarı

Frederick Law Olmsted Peyzaj Mimarıb4890171-baa7-46bf-9c90-c2237bd8fbd8flo.jpg Frederick Law Olmsted Peyzaj Mimarı99534c5a-4983-456b-9a6a-9ed336f4c033olmsted.jpg Frederick Law Olmsted Peyzaj Mimarı3d8ec8ed-a2cb-4445-a9ed-a85a9b1f420bFrederick_Law_Olmsted2.JPG

Frederick Law Olmsted (FLO), 1822-1903 yılları arasında yaşamış ABD’nin ilk peyzaj mimarıdır. Gerçekleştirdiği çok sayıda çalışmanın arasından Central Park, Prospect Park, Emerald Necklace ve Beyaz Saray en önemlileri olarak sayılabilir.

Amerika’nın ilk peyzaj mimarı ve kent plancısının 26 Nisan 1822’de Hartford’da doğduğu yıllarda kentsel açık alanlara evlerden kolayca ulaşılabiliyor, kırsal alanların sesleri ve kokuları kent içine nüfuz edebiliyordu. Havayı karbonmonoksid yerine besi domuzlarının gübre kokuları kaplamıştı. Peyzaj mimarlığı mesleğinin temel ilkelerinden birisi olan “doğayı ve süreçlerini kent içine getirmek” fikrinin oluşması için henüz yeterli şartlar oluşmamıştı. Amerikan kentleri Avrupa kentleri kadar köklü bir geçmişe ve tarihi, kültürel, arkeolojik değerlere sahip değildi. 1840’lara gelindiğinde yüzyıllarca süren deneyimlerle oluşmuş kentler yerine makine teknolojisinden yararlanarak ihtiyaçlar doğrultusunda oluşturulan kentler dünya için yeni bir deneyimin habercisi oldular. Bu dönemlerde kimse kentlerin bu alışılmadık gelişiminin sonuçları üzerinde durmaya gerek duymuyor, asıl dikkati endüstrileşme ve kapitalist sistemin yenilikleri çekiyordu. ‘Gelişme’ ile ‘doğa’ arasında bir sorun yaşanabileceği öngörülemiyor, doğal kaynakların tüketimi bilinçsizce artıyordu. Canavar yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı insanlık için. Tüm bunlardan belkide daha önemlisi ABD’nin çoğu bölgesinde kölelik devam ediyor, kölelik karşıtları ile köleliği savunanlar arasında ciddi tartışmalar yaşanıyordu. Dünyanın hemen hemen her bölgesinden gelmiş kozmopolit bir işçi sınıfı Amerikan kültürünü oluşturmaya başlıyordu. Ticari gelişim ve endüstriyel bolluk başka bir gücü de besledi. Materyalizm, kültürel yozlaşma, sosyal çöküş ve bunun sonucunda da 1861 yılında Amerikan İç Savaşı …

İşte böyle bir ortamda büyüyen FLO Yale Üniversitesi’nde topoğrafya mühendisliği eğitimi almaya başladı fakat geçirdiği bir zehirlenme sonucu görmesi ve eğitimi olumsuz etkilendi. Yale’i bırakıp kendisini Çin’e kadar sürükleyen bir ticaret macerasına atıldı. 1844-1847 yılları arasında çiftçilik ile uğraşan FLO 1848 yılında gazeteciliğe başladı. 1850 yılında, Avrupa’ya yaptığı gezilerinden notlarla başladığı yazın hayatı 1857 yılına kadar gazetecilikle beraber devam etti. 1853 yılında New York Times’ın taşra muhabirliğine getirilen FLO kölelik sistemini incelemek için Güney’e seyahatlerde bulundu. Bu seyahatlerini anlattığı kitaplarında kölelik karşıtı düşünceler dikkati çekiyor, köle işçinin maliyetinin serbest bir işçiye göre daha fazla olduğunu matematiksel olarak kanıtlıyordu. İç Savaş sırasında yazdığı Cotton Kingdom (Pamuk Krallığı) bugün bile kölelik sistemi üzerine yazılmış en önemli yazınlardan birisi olarak değerlendirilmektedir.

1857 yılında New York’ta oluşturulması düşünülen parkın projesini hazırlayan Egbert Viele için arazinin topoğrafik keşfini yapmak üzere işe alındı. Viele’ nin projesi beğenilmeyince park için bir yarışma açılmasına karar verildi. Calvert Vaux (İngiliz mimar) ile birlikte yarışmaya katılmaya karar veren FLO’in ortağıyla birlikte hazırladığı proje 33 proje arasından birinci seçildi ve FLO şef-mühendis olarak Central Park’ta işe başladı. İşte bu noktadan sonra ABD’nin ve Kanada’nın çeşitli yerlerinde yüzlerce projeye imza atan FLO peyzaj mimarlığının yanısıra Amerikan Sağlık Komisyonu Genel Sekreterliği, New York Kent Komisyonu üyeliği, şehir plancılığı ve proje yöneticiliği de yapmıştır.

FLO, ortağı Vaux ile birlikte peyzaj mimarlığı kavramını ortaya koymuş ve içeriğini şekillendirmiştir. Vaux’un mimarlıktan gelen sanatçı kişiliğinin yanına sahip olduğu sosyal reformist görüşleri koyarak devrimci, toplum yapısını geliştirmeyi amaçlayan, demokrasiyi yaşam ortamları içine sokmaya çalışan, doğaya saygılı bir meslek disiplini yaratmıştır. İşte bu nedenle peyzaj mimarlığı meslek disiplininin babası olarak kabul edilmektedir.

FLO, peyzajları zihinde ve uzayda ardışık, doğal ve kültürel süreçlerin bir araya geldiği (getirdiği) alanlar olarak görmüştür. Onun ilgisini çeken fiziksel bir peyzajdan daha ziyade peyzajın sosyal yönüdür. Kendisini Amerikan toplum yapısını geliştirmeye adamış, çalışmalarıyla değişik altyapıya sahip kitlelerin bir arada, sağlıklı, huzurlu ve estetik bir çevrede yaşamalarını sağlamaya çalışmıştır. Endüstri devriminin sosyal yapıda açtığı yaraları sarmak için çaba göstermiş, gittikçe bozulan kent ekosistemlerini onarmaya çalışmıştır.

Derleme : Cüneyt Çakar / Peyzaj.org Editörü
Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Frederick Law Olmsted

Frederick Law Olmstedd7b7386e-93c7-4c5e-8857-7e62ceec2f48olmsted.jpg

Frederick Law Olmsted (FLO), 1822-1903 yılları arasında yaşamış ABD’nin ilk peyzaj mimarıdır. Gerçekleştirdiği çok sayıda çalışmanın arasından Central Park, Prospect Park, Emerald Necklace ve Beyaz Saray en önemlileri olarak sayılabilir.

Amerika’nın ilk peyzaj mimarı ve kent plancısının 26 Nisan 1822’de Hartford’da doğduğu yıllarda kentsel açık alanlara evlerden kolayca ulaşılabiliyor, kırsal alanların sesleri ve kokuları kent içine nüfuz edebiliyordu. Havayı karbonmonoksid yerine besi domuzlarının gübre kokuları kaplamıştı. Peyzaj mimarlığı mesleğinin temel ilkelerinden birisi olan “doğayı ve süreçlerini kent içine getirmek” fikrinin oluşması için henüz yeterli şartlar oluşmamıştı. Amerikan kentleri Avrupa kentleri kadar köklü bir geçmişe ve tarihi, kültürel, arkeolojik değerlere sahip değildi. 1840’lara gelindiğinde yüzyıllarca süren deneyimlerle oluşmuş kentler yerine makine teknolojisinden yararlanarak ihtiyaçlar doğrultusunda oluşturulan kentler dünya için yeni bir deneyimin habercisi oldular. Bu dönemlerde kimse kentlerin bu alışılmadık gelişiminin sonuçları üzerinde durmaya gerek duymuyor, asıl dikkati endüstrileşme ve kapitalist sistemin yenilikleri çekiyordu. ‘Gelişme’ ile ‘doğa’ arasında bir sorun yaşanabileceği öngörülemiyor, doğal kaynakların tüketimi bilinçsizce artıyordu. Canavar yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı insanlık için. Tüm bunlardan belkide daha önemlisi ABD’nin çoğu bölgesinde kölelik devam ediyor, kölelik karşıtları ile köleliği savunanlar arasında ciddi tartışmalar yaşanıyordu. Dünyanın hemen hemen her bölgesinden gelmiş kozmopolit bir işçi sınıfı Amerikan kültürünü oluşturmaya başlıyordu. Ticari gelişim ve endüstriyel bolluk başka bir gücü de besledi. Materyalizm, kültürel yozlaşma, sosyal çöküş ve bunun sonucunda da 1861 yılında Amerikan İç Savaşı …

İşte böyle bir ortamda büyüyen FLO Yale Üniversitesi’nde topoğrafya mühendisliği eğitimi almaya başladı fakat geçirdiği bir zehirlenme sonucu görmesi ve eğitimi olumsuz etkilendi. Yale’i bırakıp kendisini Çin’e kadar sürükleyen bir ticaret macerasına atıldı. 1844-1847 yılları arasında çiftçilik ile uğraşan FLO 1848 yılında gazeteciliğe başladı. 1850 yılında, Avrupa’ya yaptığı gezilerinden notlarla başladığı yazın hayatı 1857 yılına kadar gazetecilikle beraber devam etti. 1853 yılında New York Times’ın taşra muhabirliğine getirilen FLO kölelik sistemini incelemek için Güney’e seyahatlerde bulundu. Bu seyahatlerini anlattığı kitaplarında kölelik karşıtı düşünceler dikkati çekiyor, köle işçinin maliyetinin serbest bir işçiye göre daha fazla olduğunu matematiksel olarak kanıtlıyordu. İç Savaş sırasında yazdığı Cotton Kingdom (Pamuk Krallığı) bugün bile kölelik sistemi üzerine yazılmış en önemli yazınlardan birisi olarak değerlendirilmektedir.

1857 yılında New York’ta oluşturulması düşünülen parkın projesini hazırlayan Egbert Viele için arazinin topoğrafik keşfini yapmak üzere işe alındı. Viele’ nin projesi beğenilmeyince park için bir yarışma açılmasına karar verildi. Calvert Vaux (İngiliz mimar) ile birlikte yarışmaya katılmaya karar veren FLO’in ortağıyla birlikte hazırladığı proje 33 proje arasından birinci seçildi ve FLO şef-mühendis olarak Central Park’ta işe başladı. İşte bu noktadan sonra ABD’nin ve Kanada’nın çeşitli yerlerinde yüzlerce projeye imza atan FLO peyzaj mimarlığının yanısıra Amerikan Sağlık Komisyonu Genel Sekreterliği, New York Kent Komisyonu üyeliği, şehir plancılığı ve proje yöneticiliği de yapmıştır.

FLO, ortağı Vaux ile birlikte peyzaj mimarlığı kavramını ortaya koymuş ve içeriğini şekillendirmiştir. Vaux’un mimarlıktan gelen sanatçı kişiliğinin yanına sahip olduğu sosyal reformist görüşleri koyarak devrimci, toplum yapısını geliştirmeyi amaçlayan, demokrasiyi yaşam ortamları içine sokmaya çalışan, doğaya saygılı bir meslek disiplini yaratmıştır. İşte bu nedenle peyzaj mimarlığı meslek disiplininin babası olarak kabul edilmektedir.

FLO, peyzajları zihinde ve uzayda ardışık, doğal ve kültürel süreçlerin bir araya geldiği (getirdiği) alanlar olarak görmüştür. Onun ilgisini çeken fiziksel bir peyzajdan daha ziyade peyzajın sosyal yönüdür. Kendisini Amerikan toplum yapısını geliştirmeye adamış, çalışmalarıyla değişik altyapıya sahip kitlelerin bir arada, sağlıklı, huzurlu ve estetik bir çevrede yaşamalarını sağlamaya çalışmıştır. Endüstri devriminin sosyal yapıda açtığı yaraları sarmak için çaba göstermiş, gittikçe bozulan kent ekosistemlerini onarmaya çalışmıştır.

Yazan : Cüneyt Çakar /  Peyzaj.org Editörü

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır.

Kuş Evleri Bakımsızlık Kurbanı

Kuş Evleri Bakımsızlık Kurbanı87054933-386e-467c-b8b1-7ab0f2df80f1kus evleri2.jpg Kuş Evleri Bakımsızlık Kurbanıad0de208-3466-4eda-95bb-060f913ed164kus evleri3.jpg

Türk mimarisinde önemli bir yeri olan ‘kuş evleri’, günümüzde bakımsızlık, elverişsiz hava şartları ve çarpık yapılaşma sebebiyle yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.

‘Yaradılanı severiz, Yaradan’dan ötürü’ düşüncesinden hareketle kuşların bile haklarına riayet eden Osmanlı Devleti’nde cami, medrese, han, ev, köprü, kütüphane, türbe gibi taş ve tuğla kullanılarak inşa edilen yapıların dış cephelerine kurulan kuş evlerine günümüzde artık rastlanmaz oldu.

Kuş evlerinin geçmişi 16. yüzyılın ortalarına dayanıyor. Osmanlı sultanlarının hayvanlara verdiği önemin tezahürü olarak kurulan kuş evleri önce İstanbul’da gözlendi. Ardından Edirne’den Doğubayazıt’a, Bursa’dan Sivas ve Konya’ya kadar birçok ildeki yapılarda kuş evleri kuruldu. Kuş evlerinin Bursa’daki son örneklerinden biri de Emir Sultan ve Yeşil Cami’nin dış duvarlarında bulunuyor. Osmanlı’nın ilk başkenti olması sebebiyle Türk mimarisinin de yapı taşı olan Bursa’da, çarpık yapılaşma ve bakımsızlık gibi çeşitli nedenlerle söz konusu kuş evlerine günümüzde ancak birkaç tarihi yapıda rastlanıyor. Öncelikle elverişsiz hava şartlarından etkilenen kuş evleri, ilgisizlik, biriken gübrelerin temizlenmemesi ve bakımsızlık gibi sebepler yüzünden kırılma ve dökülmelerle karşı karışa kalıyor. Günümüzde kuş evleri geleneğini yaşatmak isteyen kimi belediyeler, ahşaptan yaptırdıkları kuş yuvalarını parklara kuruyor.

Mimar Muhammet Altınkasap, kuş evlerinin Japonya’nın dışında yalnızca Türkiye’de bulunduğuna işaret ediyor. Mimar Altınkasap, tarihi yapıların dışında günümüzde kuş evlerinin 3 örnekte kullanıldığını anlatıyor. Altınkasap, bunlardan birincisinin Anıtkabir’de, ikincisinin Bağdat Caddesi üzerindeki bir apartmanda, üçüncüsünün de Laleli’deki Gençtürk Caddesi’nde yer aldığını belirtiyor. Kuş evleri, serçe, saka, kırlangıç ve güvercin gibi kuşlara barınak olması için yapılmış zarif mimarileri ile göz okşuyordu. Birkaç delikten meydana gelen bu tür sade kuş evleri halen İstanbul’da Süleymaniye Camii, Eminönü Yeni Cami, Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü ve Topkapı Sarayı’nın dış duvar yüzünde görülebiliyor.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

İstanbul’un Tarihi Yeniden Yazılıyor

İstanbul'un Tarihi Yeniden Yazılıyor9f439a9d-2ca9-4c02-b1c5-b05230eced25marmaray.jpg İstanbul'un Tarihi Yeniden Yazılıyore617ad07-3c38-487c-934f-22dd364b172fmarmaray2.jpg

Marmaray kazılarında bulunan gemi batıkları, dünyanın gözlerini Türkiye’ye çevirdi. Doç. Dr. Pulak, “Burada İstanbul tarihini yeniden yazabilecek önemde bulgular mevcut” dedi

İstanbul’un iki yakasını tüp geçitle birbirine bağlayacak Marmaray projesi kapsamında yapılan kazı çalışmalarında bulunan tarihi eser sayısı artıyor. Marmaray istasyonunun yer alacağı Yenikapı’daki Langa bostanlarında keşfedilen tarihi gemi batıklarının sayısı yediye ulaştı.

Bizans’ın kayıp ana limanını gün ışığına çıkaran İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin çalışmaları sürerken, arkeolog Doç. Dr. Cemal Pulak, tek bir alanda bu kadar çok batığın bulunmasının, bu mütevazı bostanı dünyada ünlü kıldığını söyledi.

Böyle bir gemi yok!

Teksas A&M Üniversitesi Öğretim Üyesi Pulak, tarihi ahşap gemi yapım teknolojisinin dünyadaki sayılı uzmanlarından biri. Merkezi ABD’de bulunan Sualtı Arkeoloji Enstitüsü’nün de ikinci başkanı. Temmuzdan beri Türkiye’de olan ve çalışmalarını gönüllü olarak Yenikapı’da sürdüren Pulak, sorularımızı yanıtladı:

Batıklar hakkında bilgi verir misiniz?

Marmaray alanında iki farklı batık var. Biri 18-20 metre civarında, küreklerle hareket ettirilen ince bir gemi. Bu da beni son derece heyecanlandırdı. Çünkü 11. yüzyıla, yani Bizans sürecinde, bu kadar erken döneme ait bu tipte bir gemi henüz bulunmuş değil. Dolayısıyla, Akdeniz’deki ince gemilerin ilk arkeolojik örneğiyle, aynı şekilde hiç bilmediğimiz bir gemi yapım teknolojisiyle karşı karşıyayız.

Batıktan şu ana kadar elde edilen sonuçlar neler?

Kazısına henüz başlamadık. Önce ilk batığı ele aldık. Ceviz kabuğu biçimindeki üstteki gemi ufak yapıda. Küpeştesinin en üst seviyesine kadar korunmuş olması inanılmaz sürpriz oldu. Çünkü, Akdeniz ve Avrupa’da bugüne kadar kaydedilmiş yaklaşık bin batık arasında küpeştesiyle ele geçenlerin sayısı birkaç tane. Çok değerli. Ayrıca gemi buluntuları da çok zengin. Özellikle iki demir çapası ayrı bir önem taşıyor.

Neden?

Demir çapalar, o zamanlar için, elle yapılan son derece kıymetli denizcilik malzemeleri. Öyle ki 13. yüzyıla ait bazı belgelerde kadınların çeyizine çapaların da kaydedildiğini görüyoruz.

Alanda başka gemiler de bulundu sanırım…

Evet. Marmaray kazı alanında bir başka batık daha saptandı. Öte yandan metro inşaat sahasında da gemiler çıktı. Orada en az dört batık var.

‘Buranın bir eşi yok’

Dünyanın pek çok yerinde kazı yapmış biri olarak bu alanı nasıl değerlendirirsiniz?
İstanbul tarihini yeni baştan yazabilecek nitelikte bulgular sunan olağanüstü bir yer. Aynı şekilde emsalsiz bilgilerin elde edilebileceği ünik bir ortam. Hiçbir yerde, bu kadar fazla, aynı zamanda bu kadar iyi korunmuş batık bulunmuş değil.

Batıkları kaldırmak ne kadar sürer?

Kaldırmak en kolay kısmı. Önce en ince ayrıntısına dek batığı yerinde kaydetmeniz, onu üç boyutlu hale getirebilecek nitelikte incelemeniz gerekiyor. Bu gemiler öylesine narin ki, dokunduğunuzda kırılabiliyor.

Eserlerin istasyonlarda sergilenmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Batıklar açısından bence pratik değil. Sıcaklığı ve nemi sabit, klimalı bir ortamda tutulmaları koşuluyla olabilir. İstasyon ortamında bu biraz zor. Bu nedenle üç boyuta tamamlanmış replikalarının sergilenmesi daha uygun bir çözüm. Orijinaller müzeye konabilir.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Çiçek Pasajı Çiçek Gibi Oldu

Çiçek Pasajı Çiçek Gibi Oldu9b083dae-016f-4194-8ac9-50f23e13867fcicek pasajı2b.jpg
İngiliz Konsolosluğu’ndaki patlama nedeniyle çatısı zarar gören Çiçek Pasajı çiçeklerle süslendi, tepeden tırnağa yenilendi. 500 bin YTL harcanarak bir ayda yepyeni bir çehreye kavuşan pasajdaki meyhanelerde de fiyatlar oldukça makul. Çiçek Pasajı şimdi İstanbulluları “demlenmeye” davet ediyor.

Çiçek Pasajı çiçek gibi oldu

İngiliz Konsolosluğu’ndaki patlamadan çatısı zarar gören Çiçek Pasajı yenilendi. Adına uygun olarak çiçeklerle süslenen pasaj içki yasağı tartışmalarının gölgesinde İstanbulluları demlenmeye” davet ediyor.

Beyoğlu’nun simgelerinden olan Çiçek Pasajı (Citde Pera) Mey İçki sponsorluğunda tepeden tırnağa yenilendi. Aslına uygun olarak restore edilen ve adına uygun olsun diye çiçeklerle süslenen Pasaj, konuklarını ağırlamaya başladı. En son 1988’de restore edilen ancak İngiliz Konsolosluğu’nda patlama yüzünden cam çatısı büyük hasar gören Çiçek Pasajı bir ay süren bir çalışmayla tamamen yenilendi. Pasaj’daki meyhanelerin sahiplerinin kurduğu Çiçek Pasajı Güzelleştirme ve Yaşatma Derneği, konsolosluktaki patlamadan kaynaklanan basınçla hasar gören çatıyı değiştirmenin yollarını ararken devreye Mey İçki girmiş ve Pasaj’ın tamamının restore edilmesi projesi doğmuş. Proje kapsamında tamamen değiştirilen çatı, cam yerine fiberglas kullanılarak ve çelik konstrüksyon ile kaplanarak daha güvenli hale getirilmiş ve içerisi daha aydınlık hale gelmiş. Sonra dış cephe temizlenmiş, onarılmış ve orijinaline uygun şekilde boyanmış. Pasaj’ın orijinal rengini elde etmek için üç gün boyunca uğraşılmış. Dış cepheden sonra Pasaj’ın içine geçilmiş temizlik, onarım ve boyama işlemleri yapılmış. Ondan sonra da sıra süslemelere gelmiş. Öncelikle Pasaj, adına uygun olsun diye çiçeklerle süslenmiş. Ancak bu iş için yapay çiçekler kullanılmış. Buna gerekçe olarak da Beyoğlu Belediyesi’nin yemekli mekanlarda canlı çiçek kullanılmasını sakıncalı bulması gösteriliyor. Tabii Pasaj esnafı, canlı çiçeklerin bakımının zorluğunun bu kararda etkili olduğunu saklamıyor. Pasaj koridorun çatısına asılıp sarkıtılan rengarenk yapay çiçeklerle süslü panolarla öncekinden çok farklı bir havaya bürünmüş. Pasajın içindeki bir başka yenilik de, üst katlardaki açılmayan pencerelere 1940’lı yıllarda çekilmiş, İstanbullular’ın çeşitli fotoğraflarının asılmış olması. Pasaj’la bütünleşmiş Madam Anahit, Aydın Boysan gibi ünlülerin fotoğrafları da mekana insan unsurunu yansıtmış.

Garsonlara Eğitim

İçerideki aydınlatma sistemi de tamamen değiştirilmiş. Burası, ferforje aplik aydınlatmalarla kapalı bir mekan olmasına rağmen bir sokak havası yaratılmış. Meyhanelerin giriş kapılarının üstüne yerleştirilen tenteler de sokak konseptini güçlendirmiş. Mey İçki, Çiçek Pasajı’nı yenilemekle yetinmeyip meyhanelerin personelini de eğitmiş. Her gün yüzlerce yerli ve yabancı ziyaretçiyi ağırlayan meyhanelerde hizmet kalitesini yükseltmek için Mey İçki’nin uzman ekipleri, başta garsonlar olmak üzere çalışanları geniş kapsamlı bir eğitimden geçirmiş.

70’lik Rakı 42 YTL

Şimdi de Pasaj’ın meyhaneleri, işletme anlayışı ve fiyatlar hakkında biraz bilgi verelim. Madam Anahit’ten boşalan müzik açığını fasıl gruplarıyla kapatan meyhanelerde gürültü kirliliğini önlemek için fasıl gruplarının dışarıdaki masalar için müzik çalmaları yasaklanmış. İçeride çalacak fasıl ekibinde de darbuka, klarnet gibi yüksek sesli çalgıların kullanılmasına izin verilmiyormuş. O yüzden 3-4 kişilik fasıl ekibi yerine ud çalan yaşlı bir müzisyenin masaların yanında müzik yaptığını görüyorsunuz. Dernek bütün meyhanelerde tek fiyat uygulamasına geçmiş. Yani pasaj içinde hangi meyhaneye giderseniz gidin yediğiniz mezenin de, içtiğiniz rakının da fiyatı aynı. Söz fiyatlardan açılmışken, yanıbaşındaki Nevizade Sokağı’na göre burada fiyatların daha makul olduğunu söylemek mümkün. Meze, ara sıcak, balık, limitsiz içki dahil 30-35 YTL fiks mönü fiyat uygulamasının yanı sıra bir kişi ortalama 25- 35 YTL arasında burada eğlenceli bir gece geçirebiliyor. Biraz daha detaya girersek bir büyük rakıyı 42 YTL’ye, bir büyük şişe şarabı 15-30 YTL’ye içebiliyorsunuz.

500 BİN YTL Harcandı

Çiçek Pasajı’nın yenilenmesine sponsor olan Mey İçki, “Çiçek Pasajı’nın, İstanbul kent ve eğlence kültürünün çok önemli değerlerinden biri olduğunu düşünüyoruz. Bu değerin yaşaması ve yaşatılmasını, gerek yerli, gerekse yabancı misafirlerini ağırlamasını ve İstanbul kent kültürünün önemli bir mirası olarak gelecek nesillere taşınması gerektiğine inanıyoruz. Bundan hareketle Çiçek Pasajı Güzelleştirme ve Yaşatma Derneği’nin girişimini Mey İçki’nin kurumsal sosyal sorumluluğu olarak değerlendirip destekledik. Proje böyle şekillendi ve 3 aydan daha kısa bir sürede projeyi başarı ile tamamladık” diyor. Projenin mali portresiyle ilgili de Mey İçki şunları söylüyor: “Çiçek Pasajının fiziksel olarak iyileştirilmesi için gereken çalışmalar, konusunda uzman profesyoneller tarafından projelendirildi. Proje çerçevesinde çatı yenilemesinden, dış cephe bakımına, çiçeklendirmeden ve aydınlatmaya kadar pek çok çalışma gerçekleştirildi. Çiçek Pasajı’nın yeni çehresine kavuşması için 500 bin YTL (500 milyar TL) harcandı.” Anlayacağınız bugünlerde Çiçek Pasajı’na gitmenin tam zamanı ancak bir uyarıda bulunmadan da geçemeyeceğiz; İstiklal Caddesi’nde kaldırım çalışmaları olduğu için çamura ve çukurlara dikkat etmeniz gerekiyor.
Çiçek Pasajı Çiçek Gibi Oldu9b083dae-016f-4194-8ac9-50f23e13867fcicek pasajı2b.jpg0ec182d1-5fc2-4ffd-bb32-130b53e1e35ecicek pasajı2.jpg Çiçek Pasajı Çiçek Gibi Oldubb104a7f-3841-4a9f-8f7c-f1ea38c91052cicek pasajıb.jpgab0c92b6-06fa-4c6d-a347-2aa71c781ad9cicek pasajı.jpg Çiçek Pasajı Çiçek Gibi Olduae291a40-7cf9-476f-9785-f81b140ffe49cicek pasajı3b.jpg227316a0-1558-40ee-bdae-2e42fc6dc539cicek pasajı3.jpg
Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Cennet Bahçeleri

Kültür hayatımızın daha çok televizyon ve günlük gazeteler tarafından belirlenen çapaçulluğuna ve arabeskliğine ters düşen güzel istisnalar da var. Bunlardan birisi de Dünya Sanatı dergisi. İlk sayısından beri beğenerek izliyorum. Üç ayda bir çıkan P son sayısıyla sekiz yaşını doldurdu. Mevsimin kapak konusu olarak ‘Bahçe ve Sanat’ı seçmişler. Beni kalbimdeki hassas yerden yakaladıklarını tahmin edebilirsiniz.

Bahçe konusu üzerine kafa yoranlar, bahçe tutkusunun temelinde ‘kayıp cennet’ arayışının bulunduğunu söylüyorlar. Bu konuda yazılanları okudukça aynı kökten gelmelerine rağme Hıristiyanlık’la İslam arasında bahçe hayali açısından önemli bir bakış farkı olduğunu anlıyorum. İkisinde de ‘cennet bahçesi’nden söz edilmekte, ama birisi daha çok geçmişe, ötekisiyse geleceğe ait bir bahçe.

Hıristiyanlığın betimlediği ve müminlerinin sürekli olarak geri dönmek istediği ‘cennet bahçesi’ Adem ile Havva’nın ilk günahı işledikten sonra kovuldukları bahçe. Müslümanların üzerinde durduklarıysa, insanların kıyamet gününden sonra sevap haneleri ağır basarsa gidebileceklerine inandıkları yer.

P’nin son sayısında Louise Barry’nin ‘Cennet Bahçeleri’ başlıklı makalesinde bu ayrımın başka boyutları ele alınıyor. ‘Yitik cennet’i çağrıştıran Hıristiyan cennet bahçeleri ‘günaha özendiren’ yerler olabiliyor. Bu yüzden insanın sürekli toprağı işleyerek meşgul edilmesi gerekiyor. Nitekim, modern çağlarda Hıristiyan ülkelerinin bahçeleri geometrik biçimlerin egemen olduğu işliklere dönüşmüş.

İslam bahçesi ise ‘gezegenin kuru kuşağının bahçesidir’ Barry’e göre:
“Çölden doğmuştur ve kumdaki köklerini asla unutmaz. Su, gölge, serinlik ve bereket(…) İslam bahçesinde bulunur… Bahçeler gibi cennet de, içinden berrak sular, taze sütler, şaraplar ve ballar akan dört farklı nehirle bölünmüştür.” Bu bahçe bir zevk bahçesidir ve inananın ödülüdür.

İstanbul, Osmanlı başkentiyken bahçeleriyle tüm dünyaya nam salmıştı. Osmanlı bahçe mimarları İslam bahçesi modelini kendilerine göre yorumlayarak insana huzur veren sentezler yaratmışlardı.

Cumhuriyet döneminin bahçe konusunda kendine özgü bir yorumu olduğunu söyleyebilir miyiz?
Birçoğunuzun ‘Şaka mı ediyorsun! Bahçe mi kaldı ki?’ diyeceğinizi biliyorum.

Bahçeler olmalı! Tıpkı P gibi dergilerin olması gibi. Güzellikten yoksun yaşamak bir hayat tarzı haline gelmemeli.

Yazar : Haluk Şahin ( Buraya tıklayıp yazara mail ile görüşlerinizi  bildirebilirsiniz)

Kaynak : Radikal Gazetesi

Yorumlar

1 - Anadoluda selçuklularla başlayan Türk bahçe kültürü İstanbulun fethi ile yeni bir boyut kazanmıştır. Günümüz tarihçileri Topkapı Sarayını, Palazzo Piccolomini-Pienza ve Ryoan ji-Kyoto ile birlikte onbeşinci yüzyılın ikonları arasında saymaktadır. Onsekizinci yüzyıl ortalarına kadar orjinal karakterini koruyan Osmanlı bahçe kültürü daha sonra Avrupa etkisinde kalmış ve Barok tarzda bahçeler inşa edilmiştir.

Cumhurıyet dönemi bahçeleri içinde önemli sayılabilecek örneklerden bazıları Florya Köşkü Bahçesi, Hilton Oteli Bahçesi, Maçka Parkı ve Atatürk Arboretumudur. Yazınızda konu ettiğiniz İslam Bahçesi konsepti bugün akademisyenler arasında tartışılan bir konudur.Bir grup(ki bende katılmaktayım) böyle bir sınıflandırmanın varolmadığını ve İslam ülkelerinin farklı cografyalarda farklı bahçe mimarileri yarattığını savunmaktadır.

Barry’nin konu ettiği su,gölge,serinlik ve bereket daha çok Pers bahçe geleneğinin devamıdır. Bu arada P dergisine bu konuya yer verdiği için koca bir teşekkür.

Yazan : Gursan Ergil

2 - Cumhuriyet dönemi bahçelerinin tarz konusundaki problemlerinden bahsetmektense bahçelerin, özellikle kamusal açık alanların cumhuriyet devriminin kitlelere yayılması amacıyla kullanımına yönelik bir bilgilendirme yapmakta fayda var sanırım. Cumhuriyet döneminde Halkevleri vasıtasıyla düzenlenen balolar, dans günleri vb. etkinlikler evlerinden çıkmayan anadolu kadınını erkekleriyle birlikte sosyal etkinliklere katılmaya yöneltmiştir ve mekan olarak da kentlerin kamusal açık alan sıkıntılarından kaynaklı olarak bahçeler, çay bahçeleri kullanılmıştır. İşte bu nedenle bugün pek çok parkımızda çay bahçeleri mevcuttur. (Kanımca)

Yalnız yazıda Sn. Şahin’ in bahçe mimarlığı ifadesini PEYZAJ MİMARLIĞI olarak değiştirmek isterdim. Zira bahsi geçen dönemlerde peyzaj mimarlığı mesleği ABD’ de tanımlanmış ve Türkiye’de de iyi-kötü örneklerine rastlanmıştır. Özellikle Ankara’ da çağdaş parklar (şu anda yerinde yeller esen- rant binaları yükseltilen) vb. örnekler göze çarpmaktadır.

Yazan : Cüneyt Çakar – Peyzaj.org editörü
Cennet Bahçeleri095aedd5-255b-4b1e-8adf-4183d201fecbhaluksahin.jpg Cennet Bahçelerif7abd33b-ce15-45fc-93b7-a0256bf77c15cuneytcakar.jpg
Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Bağdat Köşkü Restorasyonu

Bağdat Köşkü Restorasyonu3e9618b7-bc05-46e3-b0ec-a8326a5be8b4bagdat.jpg

Sultan 4. Murat’ın Bağdat fethinin anısına 1639 yılında yaptırdığı Bağdat Köşkü, restore edilecek. Kasım Ağa’nın sedef, çini ve ayetlerle bezediği köşkün restore edilmesi için İl Özel İdaresi tarafından 44 bin 840 YTL ödenek ayrıldı.

3. derece önemi haiz eserlerin yer aldığı köşk, 2004 yılında NATO Zirvesi döneminde ziyarete kapatılmıştı. Şimdilerde proje ihalesi tamamlanan köşkün restorasyonu aylarca çıkarılamayan yönetmelik yüzünden gecikti. Topkapı Sarayı’nın dördüncü avlusunda bulunan köşkün, 2006 yılının Eylül ayında ziyarete açılacağı belirtiliyor. Bağdat Köşkü’nün iç ve dış güzelliğinin görülmeye değer olduğunu dile getiren Topkapı Sarayı Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı, sarayda çeşitli kurs ve sergi açacaklarını belirterek kapalı kısımların azaltılması gerektiğini kaydediyor. İstanbul Vali Yardımcısı Cumhur Güven Taşbaşı ise sarayın içinde önemli bir değere sahip olan Bağdat Köşkü’nü kullanıma açmak istediklerini vurguluyor.

Göz kamaştırıcı bir sanat eseri olan köşkün en büyük özelliği, 17. yüzyıl Osmanlı çini sanatının emsalsiz örneklerine ev sahipliği yapması. Kubbesinde ceylan derisi üzerine nakışlar yapılan köşkte, hattatlık, nakkaşlık, çinicilik, camcılık, sedefçilik, boyacılık işlerinde sanatlarının en ince, en güzel ve en üstün seviyesini görmek mümkün. Padişah I. Abdülhamid’in kurduğu ve III. Selim’in geliştirdiği Bağdat Köşkü’nün kitaplığında da çok değerli tarihî yazmalar mevcut.

Üç kapısı ve 32 penceresiyle sarayın en görkemli yapılarından biri olan köşk, balkonundan tüm Boğaz’ı ve Haliç’i kucaklıyor. Orijinal bir mimariye sahip olan köşkün, kapı, pencere ve dolapları fildişi ve sedeflerle, duvar ve kemerleri çinilerle süslenmiş. Dört kenarı dışarıya doğru çıkıntı yapan sekizgen planlı köşkü, bir kubbe örtüyor. Kubbenin eteği, son derece zarif sütunların taşıdığı geniş bir saçak halinde dışa taşıyor. Kubbenin altı ise altın yaldızla, nakışlarla, pencere ve kapı içleri renkli taş mozaiklerle, duvarlar ise dönemin en kaliteli çinileriyle kaplı. Dış duvarların alt kısmı mermerle ve renkli taşlarla, üst kısmı 17. yüzyıl çinileriyle kaplı. İçeride yaşmağı ve çerçevesi yaldızlı bakır ocak bulunuyor. Bu ocağın yanlarındaki gömme gözler, gözlerin çevresindeki çiniler de sanat eseri olarak dikkat çekiyor. Köşkün süslemelerindeki ayet-i kerimeler, sarayın ünlü hattatlarından Tophaneli Mahmut Çelebi tarafından yazılmış.

Kubbeli ve eyvanlı çokgen köşk, Osmanlı klasik saray mimarlığının son örneklerinden. Revaklarla avluya açılan köşkün cepheleri de çini kaplı. Köşk eyvanlardaki sedirleri, kubbeli orta mekânlardaki mangalları ve görkemli çini süslemeye katılan tombak ocakları ile sarayda sultanların yaşadıkları yeryüzü cennetinin somut örneği. Sultan İbrahim’in yaz akşamlarında iftar ettiği terasta, tombak, baldanken kameriye ve havuza açılan mermer şahnişin gibi detaylara da yer veren bu lüks terasta, meşveret meclislerinin de kurulduğu biliniyor.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Marmaray Kalıntılar İçin Müze

Marmaray Kalıntılar İçin Müze1daf2092-4c7c-4fb6-b43f-8cef9544d3b3müze.jpg

İstanbul’da Marmaray çalışması sırasında, Yenikapı’da ortaya çıkan tarihi kalıntılar için istasyon müzesi kurulacak.

Çıkarılan eserler, istasyon içinde yeralacak olan müzede sergilenecek.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Yenikapı’da yapımına devam edilen Marmaray ve metro istasyonunun bulunduğu alanda incelemeler yaptı.

Proje için her türlü desteği vereceklerini belirten Topbaş, çıkarılan eserler için kurulacak müzenin turizme de ciddi değer kazandıracağını söyledi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, projenin zamanında tamamlanması için gerekli tüm çalışmaların yapıldığını da vurguladı.

Topbaş, “heyecan verici 11’inci yüzyıldan kalan bulgular, kurulacak müzenin turizm açısından da değer katacağına inanıyorum. Projede gecikme olmaması için gerekli çalışmaları yapıyoruz, her türlü desteği vereceğiz” dedi.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Tarihi Kadıköy Çarşısı Yenileniyor

Tarihi Kadıköy Çarşısı Yenileniyora8200a6f-0449-453d-93b0-4d98bfb8797fcarsı.jpg

Kadıköy Belediyesi, Kadıköy’ün tarihi ve kültürel değerini koruyacak önemli bir projeyi daha hayata geçiriyor. Tüm binalar belirlenecek renklere boyanacak.

Balıkçıları, antikacıları, eski kitapçıları, küçük nostaljik dükkanları, kilise ve camii gibi anıtsal yapılarıyla Kadıköy’ün renkli dokularından olan Kadıköy Tarihi Çarşısı’nın Canlandırma Projesi’ni törenle başlatıyor.

Kadıköy de 18.yy’dan itibaren Türk ve Rum halklarının renkli ortak yaşamalarıyla şekillenmiş, 19.yy’da Ermenilerin de katılımı ile konut ve ticaret merkezi haline dönüştürülmüş, Osmanlı İmparatorluğu’nun da özgün mimari eserleriyle süslenmiş olan Tarihi Çarşı, günümüzde ekonomik, fiziksel ve tarihi değerlerini kaybetmeye başlamıştı. Tarihi Çarşı’ya “yeniden hayat vermeyi” ve özellikli ayrıcalıklı kimliğini canlandırmayı amaçlayan , projeye start Tellalzade Sokak’ta veriliyor.

Kadıköy Belediyesi’nin ÇEKÜL Vakfı ile ortak yürüttüğü proje hazırlık çalışmaları bir yıldır devam ediyordu. Proje kapsamında tarihi çarşı alt ve üst yapısı ile yenilenip, 125’i tarihi yaklaşık 400 binasının restorasyon ile elden geçirilmesi, sokaklarına antikacılar, balıkçılar, kitapçılar sokağı gibi yeni imaj ve temaların kazandırılması hedefleniyor. Camii ve kilise meydanlarının yeniden düzenleneceği, sokaklar arasında canlandırma koridorlarının yaratılacağı, görme engelliler için kaldırımlara takip izi uygulamasının yapılacağı projede, Marshall firması binaların cephe boyamaları konusunda eğitim programı başlatacak. Proje kapsamında Çarşı’daki tüm binalar yeniden belirlenecek renklere göre boyanacak.

Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, Çekül Vakfı Başkanı Prof.Dr. Metin Sözen ve boya sponsoru Marshall Genel Müdürü Feridun Uzunyol ile semt sakinlerinin katılacağı törenle Tellalzade Sokak’ta ilk boya uygulamasını yapacak.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Asırlık Kuş Evleri Geleneği

Geçmişi 16. yüzyıla kadar dayanan ‘kuş evleri’ geleneği Ankara’da yaşatılıyor.

Güvenpark ve Kurtuluş Parkı ile Atatürk Bulvarı üzerindeki ağaçlara İl Çevre Orman Müdürlüğü tarafından asılan kuş evleri, kuşların korunması ve barınmasını sağlıyor. Büyükşehir Belediyesi ise beş asırlık geleneği uzun süredir Başkent’in çeşitli parklarında yaşatıyor. Osmanlı döneminde geleneksel mimarinin ayrılmaz bir parçası olan ve belli başlı bütün eserlerde yer alan kuş evleri, günümüzde ise park ve caddelerdeki ağaçları süslüyor. 16. yüzyıldan itibaren yaşatılan ve Türk insanının merhametinin göstergesi olan geleneği devam ettiren Büyükşehir Belediyesi, parkları sadece insanların dinlendiği alanlar olmaktan çıkarıp, kuşların da barındığı ve korunduğu mekanlar haline getirdi. Kuş evlerinin Ankara’nın birçok parkında bulunduğunu söyleyen Ankara Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma Daire Başkanı Hatice Akgül, evlerin, kuşların konaklamaları ve soğuktan korunmaları için yapıldığını dile getirdi. Kuş evlerinin tek odalı olarak ahşaptan yapıldığını belirten Akgül, insan dışındaki canlıların da korunması gerektiğini, Büyükşehir’in de bu bilinçle hareket ettiğini dile getirdi.

Tarihi yapıların köşelerinde insana özgü yardımseverliğin tasarımlanmış hali olan kuş evleri, 16. yüzyıldan bu yana çeşitli teknik ve biçimlerde yapılageliyor. Serçe, kumru ve güvercin gibi kuşların konaklaması, barınması amacıyla tasarlanmış olan bu evler, Osmanlı döneminde Balkanlar’dan Van’a kadar çeşitli eserlerde yer alıyor. Kuş evlerine genellikle camii, medrese, han, ev, köprü, kütüphane, türbe gibi taş ve tuğla kullanılarak yapılmış büyük eserlerde rastlanıyor. İnsan elinin ulaşamayacağı ve kuşların kendilerini güvende hissedebilecekleri uygun yerlere yapılan bir tür estetik yuvalar, yapıların güneş alan dış cephe yüzlerine konarak cephe estetiğinin yanı sıra kuşların yaşantılarına da uygunluğu düşünülerek yapılmış. Kuş evlerinin bulunduğu bazı eserler ise şöyle: Süleymaniye, Yeni Cami, Sokulu Mehmet Paşa Köprüsü, Topkapı Sarayı, Nuruosmaniye, Niğde Kığılı Camisi, Amasya Sultan Beyazıt Camisi, Doğu Beyazıt İshak Paşa Sarayı Camisi, Hayrabolu Çorumi Mustafa Efendi Camisi, Nevşehir Damat İbrahim Paşa Kütüphanesi.
Asırlık Kuş Evleri Geleneğicbc34bff-0c3d-477f-b4b3-5bb29c0e0a8dkus.jpg
Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Millet Hanı Restore Edilecek

Millet Hanı Restore Edilecek3c9d3698-ecfe-4321-9d1b-3f7bb870f094MİLET.jpg

Şanlıurfa’da Osmanlı Dönemi’nden kalma tarihi Millet Hanı, restore edilerek kültür merkezine dönüştürülecek.

Yavuz Sultan Selim tarafından 1517 yılında inşa ettirilen ve bir dönem askeri kışla ve Alman yetimhanesi olarak da kullanılan tarihi han, uzun süredir kullanılmıyordu.

Şanlıurfa Valiliği’nin girişimleriyle iki yıl önce etrafı tellerle çevrilen ve koruma altına alınan tarihi hanın restorasyonu için bir süre önce Kültür ve Turizm Bakanlığı’na sunulan teklif kabul edildi.

Şanlıurfa Müze Müdürlüğü, Harran Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden uzmanların yanı sıra, İl Özel İdare Müdürlüğü’nce görevlendirilen 20 kişi tarafından Samsat Kapı Meydanı’ndaki handa üç haftadan bu yana temizlik ve kazı çalışmaları da yürütülüyor.

Yaklaşık iki hafta daha sürmesi planlanan kazı çalışmalarıyla hanın temel kalıntılarına ulaşılması da planlanıyor.

Şanlıurfa Vali Yardımcısı Cevdet Ertürkmen, Osmanlı Dönemi’nden kalan tarihi hanın bugüne kadar ihmal edildiğini söyledi.

Yapılacak çalışmalarla Millet Hanı’nın eski görünümüne kavuşturulacağını belirten Ertürkmen, restorasyon çalışmalarının ardından tarihi yapının kültür merkezine dönüştürüleceğini de açıkladı.

Sanatsal faaliyetlere yönelik atölyeler ve otellerin yer alacağı merkezde yürütülen temizlik çalışmalarının tamamlandığını da aktaran Ertürkmen, ”öncelikli amacımız buradaki eski yerleşimin orijinal yapısını bulmaktı” dedi.

Çalışmalar için 5 milyon YTL’lik bütçe ayırdıklarını da belirten Ertürkmen, “dört yıl sürecek çalışmalarla Osmanlı Dönemi’nden kalma tarihi Millet Hanı’nı, restore ettirerek ülkemizin en büyük kültür merkezine dönüştüreceğiz” diye konuştu.

Harran Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Cihat Kürkçüoğlu ise proje ile, Şanlıurfa’nın Balıklıgöl’den sonra en önemli ikinci cazibe merkezi olacağını belirtti.

Tarihi handa proje çizimi için temel kalıntılara ulaşmaya çalıştıklarını açıklayan Kürkçüoğlu, orijinal temellere ulaştıktan sonra projeyi, Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’nun onayına sunacaklarını da vurguladı.

Kürkçüoğlu, yaklaşık dört yıllık bir çalışma sonucu Millet Hanı’nın kültür ve sosyal aktiviteli merkez haline geleceğini de belirtti:

”İçinde Müze ve Kültür Müdürlüğü hizmet binalarının yanı sıra el işi atölyeleri, otel ve kitap satış mağazalarının yer alacağı tarihi han, alan bakımından İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden daha büyük olacak.”

“Ayrıca çeşitli tarihlerde yapılan 35 arkeolojik kazı sonucu ortaya çıkarılan ve Ortadoğu’nun geçmişine ışık tutabilecek tarihi eserler, bu alanda sergilenecek.”

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Hazar Gölü nde Tarihi Kalıntı

Elazığ’daki Hazar Gölü’nde araştırma dalışı yapan arkeolog Çiğdem Aygün ve kameraman eşi Engin Aygün, gölün dibinde tarihi bina kalıntılarını keşfetti.

Gölün iki metre dibindeki, sur duvarları ve bina kalıntılarının Bizans dönemine ait olduğu tahmin ediliyor.

Aygün çifti, gölün dalış turizmine açılması gerektiğini de söyledi.

Türkiye’nin mavi bayrak ödüllü tek iç denizi konumundaki gölde arkeolog Çiğdem Aygün ve eşi, bir arkadaşlarının önerisiyle araştırma dalışı yatı.

Tarihi kalıntıların bir kısmının göl üstünden görüldüğünü de söyleyen Çiğdem Aygün, “büyük ustalıkla yapılmış, 5 metre yüksekliğinde, 11-13’üncü yüzyıl dönemine ait, 150 metre uzunluğunda” dedi.

Türkiye Arkeolojik Yerleşimler Projesi’nin batıklar sorumlusu olarak görev yapan Çiğdem Aygün, gölde bulunan tarihi kalıntıların iyi değerlendirilmesi gerektiğine de inanıyor.

Aygün’e göre, göldeki tarihi eserlerin dalış turizmine açılması gerekiyor.

Göldeki çekimleri gerçekleştiren Engin Aygün ise suyun derinliğinin 10 metre olduğunu ama dalış yapmak isteyenlerin rehber eşliğinde dalması gerektiğini hatırlattı.

Engin Aygün, “duvarlar var, kapalı geçitler var. Değişik bir dalış ortamı” dedi.

Aygün çifti, kendi imkanlarıyla gölde yaptıkları araştırma dalışlarını devam ettirmek için destek bekliyor.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır.

Anadolu’da 208 Kazı Alanı Var

Anadolu'da 208 Kazı Alanı Var1ff7321c-13c3-46a5-b10d-d668d15d6b04kazi.jpg

Arkeolojik kazı dönemi başladı. Uygarlıklar beşiği Anadolu’da yerli ve yabancı arkeologların üzerinde çalıştıkları toplam 208 kazı alanı bulunuyor. En çok yakındıkları konu kazılar için yeterli maddi kaynağa sahip olmamaları

Arkeolojik kazı dönemi başladı. Uygarlıklar beşiği olan Anadolu’da toplam 208 kazı alanı bulunuyor. Bunlardan 56’sı yerli arkeologlar tarafından kazılırken, 37’sinde yabancı arkeolog bilimsel kazı yapıyor. Ayrıca müzeler tarafından 55 kurtarma, 33 bilimsel kazı yürütülürken, baraj alanlarında da toplam 27 kazı çalışması devam ediyor.

Türk kazılarında yılda en fazla iki ay çalışılabiliyor. Çünkü bakanlık sadece belirli sayıda işçinin bir aylık çalışma ücretini karşılıyor. Kazı başkanlarının işçileri İş ve İşçi Bulma Kurumu’na müracaat ederek sağlamaları ise bürokratik sorunlara neden oluyor. Bilimsel kazılar sponsor bulunmadığı takdirde parasızlık nedeniyle kısa sürede bitiyor. Kazı başkanlarının ortak beklentisi Türk Arkeoloji Enstitüsü’nün bir an önce kurulması.

Arkeologlar Derneği Başkanı Prof. Ahmet Tırpan, Türk kazılarında yaşanan sıkıntıları şöyle dile getiriyor: “Kültür ve Turizm Bakanlığı yıllardır temmuz ayı için altı, ağustos ayı için yedi işçi parası veriyor. Kazıları öğrencilerle sürdürüyoruz. Bir şirketin muhasebecisi gibi çalışmamız gerekiyor. Maliyeye para yatırıyoruz, işçi sigortası, kazı ruhsatı, İş ve İşçi Bulma Kurumu’ndan işçi talep etme gibi bürokratik işlemlerle uğraşıyoruz. Öğrenciler ve biz para almayız.”

Yılın önemli beklentileri

Patara’da Prof. Havva İşkan Işık tarafından geçtiğimiz yıl bulunan dünyanın en eski deniz fenerindeki gelişmeler bu yıl Türk kazılarına ilişkin en çok merak edilen konuların başında geliyor. İspanya’nın Lacarunya kentindeki fenerden 60 yıl daha eski olan Patara deniz feneri tüm yapı taşları ile bulunmuştu. Bu dönemki kazı çalışmalarında İstanbul Deniz Ticaret Odası ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın (DKK) desteğiyle fenerin ayağa kaldırılması bekleniyor.

Diğer yandan 2005 Kasım’ında baraj suları altında kalması beklenen Bergama’daki Alianoi antik kentindeki kazılar da bu dönemin en çok merak edilenleri arasında yer alıyor.
İki kez Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılan ve kazı başkanı Prof. Ömer Özyiğit’in açtığı davalar ile yeniden kazı çalışmalarına izin verilen Foça’da da bu yıl İonların en eski ibadet alanlarından olan Athena tapınağında kazılara devam edilecek. Yaşayan bir kentin içinde kazı yapmanın zorluklarını çeken Prof. Özyiğit, SİT kararları nedeniyle sık sık yerel yöneticilerle de karşı karşıya geliyor.
Prof. Levent Zoroğlu (Kelenderis kazı başkanı)

“Bulduğumuz mozaiğin bir benzeri yok”
Kelenderis en iyi liman şehirlerinden bir tanesidir. Ticari ve kültürel açıdan bu kent önemlidir. Liman kentlerinin nasıl bir yapıya sahip olduğu bilinmez. 1989 yılında bulduğumuz mozaik antik çağda bir liman kentinin nasıl olduğunu anlatmaktadır.
3×3 metre boyutundaki mozaik üç boyutlu tablo gibidir. Limana yanaşan gemiler, liman kenti, yapılan savunma binaları resmedilmiş. Bu mozaiğin dünyada bir benzeri yok. Harita mozaikler var ama manzara mozaiği yok. Kültür Bakanlığı bu araziyi istimlak etmek istedi. Parası bankaya yatırıldı ama peşi bırakıldı. Arazi sahipleri mahkemeye başvurdu. Bölge mahkemesi reddetti ama üst mahkeme 10 yıl sonra bunu bozdu. Mozaik şimdi belirsizliğe gömüldü.

Prof. Hayat Erkanal (Çeşme-Panaztepe-Limantepe kazı başkanı)

“Çeşme’de birkaç lahit ve heykeli sualtından çıkaracağız”
Uygarlığın Yunanlılarla birlikte Ege’ye geldiği yönünde yanlış bir kanı vardı. Ancak geniş tarım arazileri, maden yatakları, liman yapılabilecek imkanları olan bir coğrafyada klasik dönem öncesi uygarlık olmaması şaşırtıcıydı. Kazılar sonucunda Orta Anadolu kültürünün denize kadar dayandığını hatta Yunan adalarına atladığını görüyoruz. Adalarda Hitit seramikleri çıkıyor. 1984 yılından bu yana kazılar devam ediyor. Sualtı çalışmalarımız da sürüyor. Bu yıl Çeşme’de birkaç lahit ve heykeli sualtından çıkarmayı planlıyoruz. Müzeler bizim çalışmalarımızı halka indiren kurumlardır. Kaidenin altına ne olduğunu yazmak modern sergileme yöntemi değil. Bizde hâlâ bir çocuk müzesi yok.

Prof. Ömer Özyiğit (Foça kazı başkanı)

“Heredot’un sözünü ettiği surları bulduk”
Fhokai (Foça) Batı uygarlığının kurucusu olan İonların en büyük kentidir. MÖ 6’ncı yüzyılın başında İonların eline geçen Foça, Mezopotamya, Mısır ve Anadolu’dan almış oldukları kültürle bilim ve sanatta üst seviyeye ulaştı. İonlar denize açılarak koloniler kurdular. Cebelitarık Boğazı’nı geçerek İspanya ve Fransa’da bile koloniler kurdular. Foça 7-8 kilometreyi bulan surları ile dünyanın en büyük kentleri arasında yer alıyordu. 1989 yılından bu yana kazılar devam ediyor. Tarihin babası sayılan Heredot’un sözünü ettiği surları bulduk. Anadolu’nun en eski tiyatrosu burada. Halen kazıları devam eden Athena Tapınağı, İonya tapınaklarının en eskisidir.

Prof. Ahmet Tırpan (Lagina kazı başkanı)

“Hıristiyanlığın ilk dönemlerinden bir şapel çıkardık”
Batı Anadolu’daki ilk Türk kazısını yürütüyoruz. Karya’nın en önemli dini merkezi Lagina. Lagina tapınağında 1892 yılında Osman Hamdi Bey tarafından kazılara başlandı. Bu eserler İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne gönderildi. Lagina frizleri Amazonlar ile savaşı, anaerkil düzenden ataerkil düzene geçiş arasındaki kadınlarla erkekler arasındaki sulhu anlatır.
Tapınağı savunan ana tanrıçanın rahibeleridir. Hekate anaerkil düzeni anlatan önemli bir tanrıçadır. Son kazılarda 4’üncü yüzyıla ait, Hıristiyanlığın ilk kabul edildiği dönemlerde yapılmış bir de şapel bulduk.
İçindeki sikkelerle de bu kesinleşti. Bu da en eski şapel olma özelliğine sahiptir.

Prof. Mehmet Özsait (Isparta Harmanören kazı başkanı)

“Isparta Müzesi’nin en önemli eserleri bizden”
Harmanören 40 bin metrekare bir yayılım alanına sahip. MÖ 2500 ile MÖ 1800 yıllarına kadar kullanıldığını kazı sonuçlarından çıkarıyoruz. İstanbul Üniversitesi’nin katkıları ile çok kısıtlı imkanlarla çalışmalarımızı sürdürüyoruz. 1993 yılından beri çalışıyoruz. Isparta Müzesi’nin en önemli eserleri buluntularımızdan oluşuyor.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Hasankeyf Taşınacak

Hasankeyf Taşınacak07d3b893-0494-4dc2-8c01-95b801cc3458hasankeyf.jpg

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Hasankeyf’i kurtarmak için ünlü sanat tarihi profesörü Abdusselam Uluçam’ı görevlendirdi.

Kazı çalışmaları pazartesi günü başlayacak. Uluçam ve ekibi 2011 yılına kadar sular altında kalma tehlikesi ile karşı karşıya bulunan Hasankeyf’teki tarihî eserleri başka bir mekana taşıyacak. 3 yıl içinde Ilısu Barajı altında kalarak yok olma tehlikesi yüzünden uzun süredir tartışılan Hasankeyf için Kültür ve Turizm Bakanlığı çalışmalara başladı. Bakanlık Hasankeyf’teki taşınabilir tarihî eserleri başka bir alanda sergilemek üzere taşıyacak.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz aylarda “Hasankeyf’i sular altında bırakmayacağız.” sözü vermişti. Prof. Uluçam, Hasankeyf kazıları için Kültür ve Turizm Bakanlığı, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) ve GAP İdaresi Başkanlığı’nca toplam 1,5 milyon YTL’lik bütçe ayrıldığını belirtti. İlçedeki kazı alanlarında genel temizlik çalışmalarının sürdüğünü kaydeden Uluçam, “Hasankeyf ilçesindeki kazı çalışmaları pazartesi günü başlayacak. Bu yıl kazı çalışmalarına 30 uzman, 80 öğrenci ve 120 işçi katılacak. Kazılar 4 ayrı noktada gerçekleştirilecek.” dedi. Taşınacak eserler arasında, yazılı taşlar, çini eserler, taş işleme sanatı ile bezenmiş kitabeler yer alıyor. Bakanlık bu eserleri Hasankeyf’teki yerleşim mekanına yakın bir yere taşıyacak. Taşınamayacak birçok önemli yapı restore edilecek. Her türlü dış etkene karşı güçlendirilecek.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Yıkılan Binaların Altından Tarih Çıktı

Yıkılan Binaların Altından Tarih Çıktıe3a63223-26fb-4965-b027-56948729b15etarih.jpg

Demre’nin Üçağız Köyü’nde belediye talimatıyla SİT alanı içindeki binalar yıkıldı. Daha sonra yapılan temizlik çalışmaları sırasında bir antik kent bulundu. Sürpriz biçimde ortaya çıkan Theimiussa Antik Kenti kalıntıları içindeki, Likya mezarları, su kemerleri ve sarnıçlarla arkeoloji meraklıları arasında heyecan yarattı. Konuyla ilgili açıklama yapan Demre Kaymakamı Mustafa Maksatlı, şubat ayındaki yıkım çalışmalarının ardından bölgede temizlik çalışmaları yaptıklarını belirterek, ‘SİT alanı üzerine yapılan gecekondulardan kurtulduğumuza sevinirken, temizlik çalışmaları sırasında ortaya çıkan antik kent sevincimizi ikiye katladı. Kalıntıların bulunduğu alanı, Köy Muhtarı Salih Çan’a teslim ettik. Bu alanın korunması ve temizliği Üçağız Köyü Muhtarlığı’nın sorumluluğunda olacak’ dedi.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Milli Saraylara Tanıtım Filmi

Milli Saraylara Tanıtım Filmi9b7dd40e-3533-438f-afa2-a62efc2120b3dbahce.jpg

Türkiye’nin milli sarayları için tanıtım filmleri çekiliyor.

‘Dolmabahçe Masalı’ adlı film, milli sarayların tanıtımı için hazırlanan ilk film oldu.

Tanıtım filminin yönetmenliğini Cenk Baysan, müzik direktörlüğünü ise Paul Dwyer yaptı.

Tanıtımın yanı sıra eğitimi de amaçlayan filmler, hem çocuklara hem de büyüklere yönelik.

Dolmabahçe Sarayı’nın tanıtım filmi, padişahları, Atatürk’ü ağırlamış sarayın masalını anlatıyor.

Tanıtıcı, öğretici ve eğlenceli bir belgesel niteliğindeki film, Alican adlı çocuğun saraydaki gezisi üzerine kurulu. Alican’a altı padişaha da hizmet etmiş bir saray muhafızı eşlik ediyor.

33 dakikalık filmin çekimleri ise beş günde tamamlandı. Senaryonun yazılmasının ardından film ekibi sarayda çalışmalarına başladı.

Yönetmen Cenk Baysan en çok filme uygun müziği bulmakta zorluk çektiklerini söyledi.

VCD ve DVD olarak 11 ayrı dilde hazırlanan film, milli saraylarda, D&R ve müzik marketlerde bu ayın ortasından itibaren satışına başlanacak.

Beylerbeyi ve Yıldız Sarayları’nın tanıtım filmleri de önümüzdeki aylarda çekilecek.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Tarihi ve Doğası İle Frig Vadisi

Tarihi ve Doğası İle Frig Vadisibb6c9c1a-abc9-4976-a51a-4cc754633af8frig.jpg

Peri bacalarına benzer kayaları, doğası ve çok sayıdaki mağarası ile Kütahya’da bulunan Frig Vadisi keşfedilmeyi bekliyor.

Frigler milattan önce 1200-600 yılları arasında hüküm süren ve Anadolu’da Hitit egemenliğine son veren önemli bir uygarlık.

Eski bir yanardağ olan Türkmen Dağı’nın tüfleri ile örtülü olan vadi, kayaları oyarak kendilerine yerleşim alanı oluşturan Friglerin izlerini taşıyor.

Vadideki köyler ise tarihi kalıntıların üzerinde kurulmuş. Bu köylerden biri de Frig Vadisi’nde olan İnli köyü. Tarihi kalıntılarla iç içe olan İnli köyünde, bir dönem Friglerin ambar kiler olarak kullandıkları mağaralar bugün de aynı işlevi sürdürüyor.

Kütahya’da bulunan Frig Vadisi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğini ise arkasına alabilmiş değil. Bu nedenle yöre halkı vadiyi tanıtmak için çalışmalara başladı.

Sadece tarımla geçinen köylüler de bölgede turizmin canlanmasını bekliyor.

Vadide Friglerin tapınaklarını da görmek mümkün. Kilise olarak kullanılanlar ve daha birçok mağara ise tahrip edilmiş durumda. Kilisede duvar resimlerinden geriye de sadece haçlar kalmış.

Kentin en görkemli anıtı ise dinsel bir yapıda olduğu bilinen milattan önce 550 yılına ait Midas anıtı.

Friglerin ana tanrıçası Kybele’ye adanmış açık hava tapınakları ve savunma amaçlı yapılar da göze çarpan eserler arasında bulunuyor.

Frig kaya mimarisinin zarif örnekleri anıtsal kaya mezarlarında da görülüyor. Gerdekkaya mezar anıtı ve çevresindeki kayalarda da çok sayıda kaya mezarları yer alıyor. Bunlardan birkaçı ise Hamamkaya ve Arslanlı mabet.

Friglerin yaşam biçimini anlatan en önemli yapılardan biri de Frig kaleleri. Yedi kattan oluşan Doğanlı kalesi, uzaktan bakıldığında bir doğan başına benziyor.

Deveboynu, Pişmiş, Gökgöz ve Akpara kaleleri ise vadideki diğer önemli kalelerden birkaçı.

İkinci Kapadokya olarak görülen vadi, fiziki yapısı ile de Kapadokya’yı anımsatıyor.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Perge’de Dikili Bir Sütunun Olsun

Perge’de Dikili Bir Sütunun Olsun6e73de5a-038a-40c0-b5bd-272161d4b08627940.jpg

Perge Antik Kenti kazı çalışanlarıyla, Kültür Gelişme Vakfı’nın başlattığı “Bir sütun da sen dik” kampanyasından elde edilecek gelirle, caddedeki ve agoradaki sütunların ayağa kaldırılması ve onarılması hedefleniyor.

Antik kentin kazı başkanı Prof. Dr. Haluk Abbasoğlu, Perge Tiyatrosu’nun onarılması için bir proje hazırlandığını belirterek, tiyatro ve stadyumun restorasyonu için 18 milyon dolara ihtiyaç olduğunu kaydetti.

Perge Antik Kenti’nin kazı başkanı olan Prof. Dr. Haluk Abbasoğlu, Perge’de 1946 yılından bu yana kazı çalışmaları yapıldığını, 1985 yılından bu yana da Perge Kazı başkanlığını yürüttüğünü belirtti. Abbasoğlu, Perge’de bulunan eserlerden 4 bin 500 yıl önceki yaşama ait bilgilerin elde edildiğine dikkat çekerek, “Perge’de yapılan çalışmalar sonucunda bugüne kadar kentin surları, Agora, üç anıtsal çeşme, iki hamam, stadyum, tiyatro ve evlerin bir bölümü ortaya çıkarıldı. Perge’den bugüne kadar 200’den fazla heykel, çanak, çömlek, sikke ve cam çıkarıldı. Çıkarılan eserler Antalya Müzesi’nde sergilenmektedir” dedi.

Kültür Geliştirme Vakfı ile “Bir sütun da sen dik” kampanyası başlattıklarına işaret eden Abbasoğlu, bu kampanyayla caddedeki ve agoradaki sütunların ayağa kaldırılacağını, onarımların yapılacağını kaydetti.

Perge Antik Kenti’nin simgesi olan güvenlik kuleli ana giriş kapısının onarılacağını vurgulayan Abbasoğlu, onarım için Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca 500 bin YTL ödenek verildiğini ifade etti.

Stadyumun geliriyle tiyatro restorasyonu

Perge Tiyatrosu’nun onarılması için bir proje hazırlandığını belirten Prof. Dr. Haluk Abbasoğlu, öncelikle stadyumun bir bölümünü hemen tamamlayarak, kültürel faaliyetlere açılabileceğini ve buradan elde edilecek gelirle de tiyatronun restorasyonu tamamlanabileceğini ifade etti.

Abbasoğlu, “6 bin kişi kapasiteli ve heykellerle süslü sahnesiyle Perge Tiyatrosu, Aspendos’tan daha güzel. Perge Tiyatrosu’nun durumu çok iyi. Antalya’ya çok yakın. Sahnesi heykellerle süslü. Ancak bana göre tiyatroların kültürel faaliyetler için çok fazla kullanılması doğru değil” dedi.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Sümela Manastırı İbadete Açılıyor

Trabzon Valiliği, turizmi hareketlendirmek amacıyla Rus turistlerin bölgeye vizesiz girmesi ve yılda 150 bin turistin ziyaret ettiği tarihi Sumela Manastırı’nın ibadete açılması kararını aldı. Trabzon – Vali Hüseyin Yavuzdemir “İnanç turizmi çerçevesinde herkes atasının dedesinin ibadet ettiği yerlerde ibadet yapabilir” dedi.

Rus turistleri tekrar Trabzon’a çekmek isteyen valilik düğmeye bastı. Vali Hüseyin Yavuzdemir’in başkanlığında toplanan kentin yerel yöneticileri ile sivil toplum örgütlerinin temsilcileri yeni kararlar aldı.

Buna göre Trabzon’a deniz yoluyla gelecek Rus turistlerden vize istenmeyecek. Bu muafiyet kentte sadece üç gün kalacak Ruslar için geçerli olacak. Üstelik Rus turistler ulaşım bedeli de ödemeyecek.

Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Şadan Eren geçmişte yapılan hatalar nedeniyle Trabzon’a gelmeyen Rus turistleri yeniden çekmek için düğmeye bastıklarını belirterek “Rus turistler hem turizmi hem de ticareti harekete geçirecek” dedi.

Toplantıda ayrıca yılda 150 bin turistin ziyaret ettiği Maçka’daki tarihi Sumela Manastırı’nın da ibadete açılmasına karar verildi. Vali Hüseyin Yavuzdemir “İnanç turizmi çerçevesinde herkes atasının dedesinin ibadet ettiği yerlerde ibadet yapabilir” dedi.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır.

Avrupa’dan Allianoi İçin Uyarı

Avrupa'dan Allianoi İçin Uyarı8ff890b9-594b-4188-9099-50eebc2121bdallianoi.jpg

İzmir’in Bergama İlçesi’nde Yortanlı Barajı’nın tehditi altında olan dünyanın ilk su ile tedavi merkezi Allianoi, su altında kalmamak için mücadelesini sürdürüyor. İzmir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, 20 Nisan’da yenilediği kararla Allianoi 1. derece Arkeolojik SİT ilan edildi. Avrupa Kültür Mirasları Federasyonu da (Europe Nostra) Dışişleri Bakanlığı’na bir yazı yazarak, Türkiye’deki kültürel mirasa sahip çıkılmasını istedi.

Bergama İlçesi’nde yaptırılan Yortanlı Baraj inşaatı içinde kalan ve dünyanın ilk su ile tedavi merkezi Allianoi’nin kurtarılması için çalışmalar tüm hızıyla sürdürülüyor. Daha önce SİT alanı içinde olmayan bölge, İzmir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 2001 tarihinde aldığı kararı 20 Nisan’da yenilemesiyle 1. derece Arkeolojik SİT alanı kapsamına alındı. Kurul’un yenilediği karar doğrultusunda, SİT alanı içindeki Yortanlı Barajı’nda yapılacak en ufak bir çalışma yasal olarak durdurulabilecek. Allianoi’nin kurtarılması için Avrupa Kültür Mirasları Federasyonu da (Europe Nostra) girişimlerde bulundu. Dışişleri Bakanlığı’na bir uyarı yazısı yazan Europe Nostra, baraj inşaatını durdurulmasını istedi. Europe Nostra Başkanı Otto Vondear Gablentz, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e bizzat gönderdiği mektubunda kültürel mirasın gelecek nesillere aktarılması gerektiğini belirterek şunları söyledi:

‘Bu Roma kaplıcası önemli bir eserdir. Baraj, paylaştığımız insanlık mirası açısından önemli bir kayba neden olacak. Bu da Türkiye’nin kültürel turizm merkezi olabilecek önemli bir çekim merkezinden yoksun kalmasına yol açacaktır. Baraj tehditi altında bulunan Allianoi’nin korunması için size çağrıda bulunuyoruz.’

Uluslararası sözleşme ihlali

Dünyanın ilk su ile tedavi merkezi Allianoi’nin kurtarılması için kurulan Allianoi Girişimi Grubu Sözcüsü avukat Arif Ali Cangı, İzmir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 20 Nisan’da yenilediği karar doğrultusunda, SİT alanı içinde yer alan Yortanlı Barajı’nda yapılacak en ufak bir çalışmayı yasal olarak durduracaklarını söyledi. Bin 800 yıl önce şifalı sularıyla insanlara sağlık veren Allianoi Sağlık Merkezi’nin, dünya tarihi açısından büyük önemi olduğuna dikkat çeken Cangı, Türkiye’nin baraj inşaatı ile imza attığı uluslararası sözleşmeleri ihlal ettiğini de öne sürdü. Cangı, ‘1972 yılında Paris’te, 1985 yılında da Granada Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi ile Türkiye tarihi eserleri korumaya imza attı. Yapılan baraj inşaatıyla bir tarih sular altında kalacak. Tüm bu sözleşmeler ihlal ediliyor. Türkiye için utanç verici bir durum. Avrupa’nın gözü bizim üzerimizde’ diye konuştu.

Kasım’da sular altında

Kazı Başkanı Doç. Dr. Ahmet Yaraş da yenilenen SİT kararının kendilerini sevindirdiğini ifade ederek, ‘Zaten Allianoi’de bir SİT kararı vardı. Devlet buna rağmen kendi elleriyle baraj inşaatını sürdürdü, bir suç işlendi. Buradan çıkartılan tarihi eserler sadece Türkiye için değil, Avrupa hatta dünya için büyük önem taşıyor. Avrupa Kültür Mirasları Federasyonu da barajın durdurulması için harekete geçti. Dünyanın gözü üzerimizde. SİT kararının yenilenmesinin ardından yapılacak en küçük bir inşaata müdahale edeceğiz. Ancak kazıların 15 Haziran’da başlaması için gereken para elimize ulaşmadı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan kazı için gerekli paranın gelmesini bekliyoruz. Zaman bizim için çok önemli. Baraj inşaatı durdurulmazsa Kasım ayında Allianoi sular altında kalacak. Bu nedenle elimizi çabuk tutarak bu tarihe kadar tarihi eserleri gün ışığına çıkartmalıyız’ diye konuştu.

Allianoi sağlık merkezi

Allianoi, Bergama’nın 18 kilometre kuzey doğusunda, Yortanlı Barajı’nın gölet alanı ortasında kalan Paşa Ilıcası olarak bilinen mevkiide bin 800 yıllık tarihi geçmişe sahip bir sağlık merkezi. Dünyada yer yüzüne çıkartılan en sağlam Roma Çağı Ilıcası. MS 2. yüzyılda su ile tedavi merkezi olarak kullanıldı. Allianoi halen sıcaklığı 45-47 derece olan, antik çağ termalinden yararlanılan tarihi bir sağlık merkezi konumunda.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır

Hasankeyf’siz

Hasankeyf’siz4d4a40c5-5eac-4935-bdbe-5ece8006e465hasankeyf.jpg

Tarihi ilçeyi sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı inşaatına ekim ayında başlanıyor. Hasankeyf Belediye Başkanı Kusen ile ilçe gönüllüleri, ‘Başbakan, kurtaracağız diye 3 kez söz verdi. 50 yıllık baraj için, 10 bin yıllık tarih feda edilemez’ dediler.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 3 Kasım seçimleri öncesi ilçe meydanında Ilısu Barajı’nın suları altında kalmaktan kurtarılacağını söylediği Hasankeyf için umutlar tükendi. Hasankeyf’i sular altında bırakacak olan ve ihalesi Aralık 2004’te gerçekleştirilen Ilısu Barajı inşaatına ekim ayında başlanacak. Ilısu Barıjı’nın yapılmasıyla birinci derecede SİT alanı olan Hasankeyf, 187 yerleşim birimi ile sular altında kalacak.

Sözünde Dursun

Hasankeyf Belediye Başkanı DYP’li A. Vahap Kusen, ‘Eğer bir Başbakan üç kez söz verdiği halde Ilısu Barajı’nda hiç bir değişiklik yapılmıyorsa ve DSi eski projede diretiyorsa bu tarihe çok büyük bir darbe olur. DSi, 10 bin yıllık antik kentin ölüm fermanını hazırladı bile. Artukoğulları’na 130 yıl süreyle başkentlik yapan Hasankeyf tarihten silinecek’ dedi.

Batman Hasankeyf Gönüllüleri Derneği, Ilısu Barajı’nın yok edeceği Hasankeyf için ayağa kalktı. Merkezi Batman’da bulunan Hasankeyf Gönüllüleri Derneği yöneticileri, Ilısu Barajı’na karşı olmadıklarını, ancak tarihi ilçeyi baraj dışında tutacak projenin gerçekleşmesinden yana olduklarını söylediler. Başbakan Erdoğan’ın, tarihi ilçenin kurtarılması yönünde üç kez söz verdiğini anımsatan Hasankeyf Gönüllüleri yöneticileri, şöyle konuştu:

50 Yıl İçin

‘Hasankeyf’ten tam 4 medeniyet geçmiş. Bu tarihi dokunun, ömrü 50 yıllık bir baraja feda edilmesine karşıyız. Başbakan sayın Erdoğan’ın Batman’da verdiği sözlerin arkasında durmasını istiyoruz. Sayın Erdoğan’ın sözleri bizim için bir umuttu. Eğer Hasankeyf baraja feda edilirse 10 bin yıllık tarihte yok olur. Hasankeyf’in gelecek kuşaklara taşınmasını istiyoruz.’

Baraj yutacak

Hasankeyf, Batman il merkezine 37 kilometre uzaklıkta tarihi bir yerleşim birimi. Vadi içerisinde akan Dicle Nehri kenarında yer alır. Şehrin kimler tarafından kurulduğu bilinmiyor. Kalesi MS 4’üncü yüzyılda kuruldu. Hasankeyf, MS 639 yılında Emeviler tarafından fethedildi. Bu tarihten sonra Abbasiler, Hamdaniler, Mervaniler, Artuklular, Eyyubiler ve Osmanlılar hakimiyet kurdu.

Kurtulacak diye söz vermişti

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Hasankeyf’in kurtarılması ile ilgili verdiği sözler şöyle:

3 Kasım 2002 seçimleri öncesi Batman Cumhuriyet Meydanı’ndaki AKP mitinginde: Hasankeyf’i sular altında bırakmayacağız.

2003 yılında Batman AKP il kongresinin yapıldığı Atatürk Spor Salonu’ndaki konuşmasında: Hem Hasankeyf kurtulacak, hem baraj yapılacak.

2005’te AKP’nin Kızılcahamam Kampı’nda, Hürriyet yazarı Fatih Altaylı’yla röportajında: Hasankeyf’i sular altında bırakmayacağız. Tarihi eserlerin sular altına gömülmesine izin vermeyeceğiz.

Basından haberler dışındaki tüm kategori ve yazılar Peyzaj.org editörleri tarafından hazırlanmıştır. Sitemizdeki içeriğin kopyalanması ve dağıtılması yasaktır. 5846 sayılı kanuna uygun tazminat ve yasal işlem uygulanır.